Beklenmedik Yükseliş: Akhisar Belediyespor

28 Nisan 2013 Pazar

Sezon başında bir Manisa takımı eksilirken ligden, bir diğer Manisa ekibi olan Akhisar Belediyespor geliyordu Spor Toto Süper Lig'e. Tarihinde ilk kez süper ligde oynama hakkı kazanan Akhisar Belediyespor'un neler yapacağını herkes merakla bekliyordu.

İlk maçlarına da 1-0'lık Eskişehir galibiyetiyle başlamışlardı. Lig kalitesinin altında bir kadroları olmasına rağmen, pes etmeyecekleri belliydi daha ilk maçtan. Eskişehirspor maçını, Gençlerbirliği ve Kayserispor beraberlikleri izledi. Fakat Eskişehirspor maçından sonra 7 maç galibiyet yüzü göremeyeceklerdi, ta ki deplasmanda oynanan Sivasspor maçına kadar. Bu iki galibetle ligin ilk yarısında sadece 2 galibiyet ve 6 beraberlik almışlardı. 12 puanlı Akhisar Belediyespor, lig ortasında kendini kümede kalma yarışının içerisinde bulacaktı.

Fakat yılmayacaktı Manisa ekibi, devre arasında Elazığspor'un anlaşmaya yakın olduğu Gekas'ı ellerinden alıp, yanına bir de Karabükspor'lu Bilal Kısa'yı ekleyince çok farklı bir kimlik kazandı Akhisar Belediyespor. Tabii ki bunda teknik direktör Hamza Hamzaoğlu ve ona en kötü gününde bile destek olan kulüp başkanı Hüseyin Eryüksel'in de büyük bir rolü vardı.


İkinci yarıya Antalya maçıyla başlayan ekip çıkış sinyalleri veriyordu. Lige yavaş yavaş ısınan Akhisar Belediyespor, bir sonraki galibiyetini deplasmanda İstanbul B.Belediye'ye karşı 2-0'lık skorla elde ediyordu. Ve takımın iki golünü de yeni transfer Theofanis Gekas kaydediyordu. İBB maçından sonra Galatasaray'a karşı oynanan güzel oyun galibiyeti getiremese de taraftara ve futbolseverlere karşı büyük bir sempati kazanıyorlardı. Zira bu güzel oyun bir sonraki maç olan Karabükspor karşılaşmasında meyvesini verecek ve Manisa ekibi sahadan 2-0 gibi net bir skorla galip ayrılacaktı.

Daha sonra iki maç galibiyet yüzü göremeyen ekip, Sivasspor'u bu sezon ikinci kez yenerek galibiyete ulaşacaktı. Fenerbahçe maçındaki mağlubiyet de Manisa ekibini yıldırmayacaktı. Ardından gelen 3 galibiyetle birden kendilerini küme düşme potasının dışarısına atacaklardı. Ve son maç olan Bursaspor gibi zor bir deplasmandan da beraberlikle dönen ekip artık ligde kalmaya daha da inanmıştı.

Şu an 36 puanı bulunan Akhisar Belediyespor, ligde 15.sırada bulunuyor ve altındaki İBB ile puan farkı 3. Ancak ben Manisa ekibinin buraya kadar getirdikten sonra vazgeçmeyeceği düşüncesindeyim. Bu düşüncemde Akhisar'ın ve İBB'nin kalan maçları da önemli bir konumda. Akhisar Belediyespor'un son 3 maçı Antalyaspor, Mersin İdman Yurdu ve Orduspor ile. Antalya maçı haricinde kolay bir fikstür. İBB'nin fikstürü ise tam tersi çok zor. Haftaya evinde Fenerbahçe'yle oynayacak takım, daha sonra Trabzonspor deplasmanına çıkacak ve son maçta da evinde Kasımpaşa ile oynayacak.

Yazımızın başında kadro kalitesinden bahsetmiştik, bu konuyla ilgili de birkaç sözüm olacak. Sezon başında takım olarak direnç göstermeye çalışan bir ekip vardı karşımızda. Şu an ise tempolu bir futbol oynayan, hücumu yaparken, geride kontrolü elden bırakmayan bir takım var. Kümede kalma yarışındaki diğer ekiplere göre kadroları çok yeterli olmamasına rağmen takım oyunu ve inançla bu eksikleri tamamlayarak yol alan bir ekip...


EKSİLERİ, ARTILARI...

Bana göre takımın eksileri arasında, kaleci, sol bek ve forvet arkası olarak görev alabilecek oyuncuların yeterli seviyede olmaması. Kaleciden başlayalım. Takımın kalesini Oğuz Dağlaroğlu koruyor. Tecrübeli file bekçisi, defansı yönlerdime konusunda iyi bir seviyede ve çok hırslı. Ancak STSL'de oynayan bir takımın kalecinin yetenekleri bunlarla sınırlı kalmamalı. Bana göre idare edebilir bir seviyede fakat takım daha üst seviyelere oynamak istiyorsa, kaleci sorununu çözmeli.

Sol bekte bir sorun olduğu zaten en başından belli. Nereden belli, çünkü orada stoper orjinli olan Çağdaş Atan görev alıyor. Bu sorunun da gelecek sezon çözülmesi gerek.

Forvet arkasında son pası verebilecek oyuncunun bulunmaması da takımın eksileri arasında. Dün izlediğimiz Bursaspor karşılaşmasında da görüldüğü gibi birçok kontra ataktan, son pası veremedikleri için yararlanamadılar.

Eksilerine bir şey daha eklemek istiyorum. O da takımın stoperi Sonko. Takım defansını organize eden isim olan Sonko'ya takımda güven oldukça yüksek, fakat Sonko'nun da kendine güveni gereksiz yüksek. Defansta çok risk alıyor ve bu bir gün takımın başına büyük bir iş açabilir.


Takımın artılarının başında ise Theofanis Gekas var. Tecrübeli golcü, takımın bütün hücum organizasyonunu yöneten isim. Böyle bir yetenek için çok fazla yorum yapmaya zaten gerek yok.

Artılardan bir diğeri ise takımın teknik direktörü Hamza Hamzaoğlu. Tecrübeli hoca takım uyumunu çok iyi sağlıyor. Çok üst seviye oyuncuları olmasa da Manisa ekibine güzel futbol oynatıyor ve bana göre kümede kalırlarsa bunun en büyük sahibi Hamza Hamzaoğlu'dur.

Emin Aladağ, Ahmet Cebe, Bilal Kısa üçlüsünden oluşan orta saha bir diğer artı. Bu oyunculara genelde Merter Yüce de katılıyor. Orta sahada bitmeyen enerjileri ve yüksek pas yüzdeleri takıma artı katan yönler arasında.

Bir diğer artı ise kanat oyuncuları. Son dönemde büyük çıkış yapan Güral Vural, sezon başında takımı sırtlayan Kenan Özer ve Sertan Vardar, takıma büyük bir hücum gücü kazandırıyor. Özellikle Kenan Özer'in rakip savunmanın üzerine yaptığı sağ kanattan bindirmeleri, Sertan Vardar'ın uzaktan şutları ve frikikleri ve Güral Vural'ın sol kanattaki yeteneği kanatların ne derece güzel işlediğinin bir göstergesi.


GÜRAY VURAL ve UĞUR DEMİROK PARANTEZİ

İkisinin de çok yüksek potansiyelleri var. Fakat disiplinli olmaları, çok çalışmaları ve doğru kararlar vermeleri gerekiyor.


Uğur Demirok:
Defanstaki kafa toplarına çok hakim ve hırslı bir kişiliği var. Duran toplarda ise golü hep istiyor, hep arıyor. Hamza Hamzaoğlu da bu isteği fark etmiş ki, duran topların hepsi Uğur'un olduğu bölgeye doğru kullanılıyor. Bana göre şu an Türkiye'deki stoperler içerisinde büyük bir potansiyel. Fakat dediğim gibi disiplini elden bırakmamalı, çok çalışmalı ve doğru kararlar vermeli. Doğru kararlardan kastım, takımda kalıp kalmayacağı ve kalmazsa nereye gideceği...


Güray Vural:
Büyük bir yetenek, "top ayağına yakışıyor" derler ya, işte tam da bu. Sol kanattan içeriye doğru yaptığı koşuları ve pasları çok iyi durumda. Ayrıca topa çok hakim ve bilek hareketleri çok iyi. Ama bazen yapması gerekeni değil de yapmak istediğini yapıyor. Sonuna kadar çok güzel getirdiği topu çok yanlış tercihlerle heba edebiliyor. Bu da yaşıyla alakalı olabilir, biraz zaman geçtikçe düzelebilecek bir sorun.

Kampüsten Gelen Ses - Üniversiteli Taraftar Grupları


Tribünlerimizden her maç sesler yükseliyor. Bu sefer bu sesleri duymak için farklı bir mekana, üniversitelere uzanıyoruz. ''Kampüslerden gelen sesleri'' aktarıyoruz sizlere. 

Ülkemizdeki takımların birçok taraftar grubu var ve bu taraftar gruplarının alt grupları mevcut. Bu alt grupları çoğu zaman üniversiteli öğrencilerin kurduğu gruplar oluşturuyor. Fakat ana gruplardan bağımsız kurulmuş üniversiteli gruplara da rastlamak mümkün. 

ÜNİBJK


''İlmi okuldan, hayatı Beşiktaş'tan'' felsefesiyle yola çıkmışlardır. 2001 yılında kurulmuştur. Kurucu okulları Boğaziçi Üniv., Bilgi Üniv., İTÜ, Koç Üniv. ve YTÜ'dür.

80'e yakın üniversitede 10 bine yakın üyesi bulunmaktadır. Başkanlığını Can Yılmaz yapmaktadır.

ÜniBJK maçlarda İnönü Stadyumu Eski Açık Tribününde yer almaktadır.

1907ÜNİFEB


1998 Yılında Boğaziçi Üniversitesi Fenerbahçeliler Birliği (BUFEB) 'nin kurulması ile temelleri atılmıştır. Bunu daha sonra Bilgi Üniversitesi, İTÜ, YTÜ takip etmiştir ve tüm bu üniversiteler ortak hareket etme adına ''ÜNİFEB'' çatısı altında birleşmişlerdir. Grubun resmi kuruluş tarihi Mayıs 2001'dir.

38 il, 67 üniversitede temsilciliği bulunan Ünifeb'in 20 bine yakın üyesi bulunmaktadır. Grubun şu andaki başkanı Sercan Çetin'dir.

Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nun Türk Telekom Tribünü (Okul açık) C Blok bölümünde yer almaktadır.

Vamos Bien ve Grup CK ile yakın ilişkileri olup, hemen her koreografide bu grubun imzası vardır.

ÜNİGFB


2001 yılında kurulmuştur. Fenerbahçe tribünlerinin en büyük gruplarından olan GFB'nin alt gruplarından biridir, ayrı bir grup sayılamaz.

30'a yakın üniversitede temsilcilikleri bulunmaktadır. Onlar da Ünifeb gibi Türk Telekom Tribünü'nde (Okul Açık) yer almaktadırlar.

ULTRASLAN-ÜNİ


2001 yılında kurulmuştur. 93 üniversitede faaliyet göstermektedirler. Grubun şu anki başkanlığını Rafet Karanfil yapmaktadır.

Ali Sami Yen Stadyumunda Eski Açık Tribününde yer alan grup,Türk Telekom Arena'nın Pegasus 
Tribününde yer almaktadır.

Stadyumda yapılan koreografi ve pankartların çoğu bu gruba aittir. Ultraslan'ın alt grubudur

ÜNİ TS



Trabzonspor'u destekleyen üniversiteli öğrencilerden oluşan taraftar grubudur. Marmara, Bolu, Zonguldak, Aydın, Sakarya, Fatih, Düzce, Bahçeşehir, Karabük, Gazi, Hacettepe, Bilecik ve İstanbul Üniversitesinde örgütlenmeleri bulunmaktadır. 

İstanbul, Ankara ve Trabzon taraftar grubunun en çok üyesinin bulunduğu illerimiz.

ÜNİ TİMSAH



Toplamda 56 temsilciliği bulunmaktadır. Çok sayıda üyesi bulunur. Grubun şu andaki başkanlığını Ender Yılmaz yapmaktadır.

Grup 2002 yılında kurulmuştur. 2007 yılında dernekleşmiştir ve ''Üniversiteli Bursasporlular Derneği'' (UBD) adını almıştır.

ÜNİ ESES


Bir tribün grubu olmaktan öte daha çok akademik bir taraftar birliğidir. Üyelerini genelde öğrenciler, üniversite mezunları ve öğretim üyeleri oluşturur. 

Tribün faaliyetlerinden ziyade sivil toplum organizasyonlarında da kendilerini görmekteyiz.

Grubun kuruluşu ilk olarak 2005'te planlanmıştır. Ocak 2006'da yapılan genel kurul ile ''Üni ESES'' adını almıştır.Grubun başkanı Mustafa Özcan'dır.

ÜNİKSK


19 üniversitede faaliyet gösteren İzmir temsilcisi Karşıyaka'nın taraftar grubu 2002 yılında kurulmuştur. Karşıyaka'nın yer aldığı her branşta tribünde yer alıp takımlarını desteklemektedirler.

Temsilcilik için başvuran okulda ''en az 5 üye'' kuralını uygularlar. Grubun başkanı Cihan Büyükoral.

ÜNİVERSİTELİ TATANGALAR


4 Aralık 2006'da kurulmuştur. Yaklaşık 600 üyesi bulunmaktadır. Sakaryaspor'u destekleyen bu taraftar grubu, ana grup olan ''Tatangalar''ın alt grubudur. 

Grubun hedefi Sakaryaspor'u bulunduğu yerden kurtarıp eski günlerine döndürmektir. Yaptıkları organizasyonlar, verdikleri destek hep bu yöndedir.







Aydın'ın Serüveni

26 Nisan 2013 Cuma



Çoğu taraftarın üstüne titrediği isimler olur altyapıdan yetişen oyuncular. Aydın Yılmaz da Galatasaraylılar için öyle olmuştu nitekim. Efsanevi 87-88 jenerasyonunun parlayan isimlerindendi Aydın. Sürati ve top tekniğiydi onu özel kılan. Takvimler 2006 yılının Ocak ayının 22'sini gösterdiğinde zorlu Konya deplasmanında şampiyonluk yarışının kopmasını engelleyen 84. dakikada oyuna giren Aydın'dan başkası değildi. Son dakikada attığı golle takımına 3 puanı getiren Aydın tüm gözleri bu golle üzerine çeviriyordu. Sezonun kalanında da bazı maçlarda iyi performans gösteren ve şampiyonluğa etki eden Aydın ertesi sene Arda'nın çıkışı ve kendini yeterince geliştirememesi sebebiyle fazla forma şansı bulamadı. Manisa'da yalnız kalışı ve sakatlıkları da büyük etken. İBB'de oynadığı sezon sakatlıktan kurtulduktan sonra son haftalarda göz alıcı bir performans sergiledi. Abdullah Avcı kendisini bir sezon daha tutmak için ısrar etti ancak Adnan Polat sabretmeyip onu yollamadı ve Skibbe dönemi Kewell, Arda gibi isimlerin gölgesinde kalmaya mahkum etti. Tüm bunlara rağmen ertesi sezon Frank Rijkaard'ın elinde yeniden şahlanıyordu. UEFA kupası ön eleme maçlarında ve ligin ilk haftalarında şans buldukça fark yaratıyordu. Ta ki zaman zaman futboldan en iyi ben anlarım moduna giren Adnan Polat tarafından medyanın önüne atılana kadar. Eskişehir deplasmanına kafileyle birlikte gidildiğinde de Hagi zamanı Ankaragücü maçı dönüşünde de günah keçisi olarak hep Aydın'ı bellemişti. Mental anlamda pek güçlü olmayan, duygusal bir yapısı olan Aydın açısından olaya bakarsak onun için ne kadar moral bozucu bir durum olduğunu anlamamız güç olmayacaktır. 

Sık sakatlanması da onun gelişimindeki bir diğer engel. Vücudu sakatlıklara çok müsait ama sakatlıklardan korunmak için yeterince çalışmamış olması gerçeğini de görmeliyiz. Bilhassa geçtiğimiz sezon Süper Lig'in son haftalarında tam level atlarken Trabzonspor maçı öncesi yine sakatlanınca biraz daha duraksadı. Burada altyapılarda yetişen oyuncuların kendilerini A Takım için yeterince hazırlayamadığını görüyoruz. 18-19 yaşında A Takıma alıp son dakikalarda sihirbazlık yapılması bekleniyor hepsinden ancak bu her futbolcu için mümkün olmuyor. Aydın zamanında o sihirbazlığı yaptı ama sonraları çok şans verildiği sanılan fakat en formda olduğu dönemde dahi 3-4 maç üst üste 11 çıkmışlığı olmayan bir oyuncu.


Fatih Terim ile buluşunca kariyeri yeni bir yola girdi Aydın'ın. Ligin sonlarına doğru Mersin maçıyla başlayan çıkışı genç yetenekten süper yedekliğe doğru evrildi. Girdiği her maçta istatistik olarak katkı veremese dahi bariz bir dinamizm getirdi. Bu sezon genişleyen kadro nedeniyle daha az şans buldu(özellikle ligin ikinci yarısı). Sözleşmesinin de bitiyor olması bu sefer gerçekten Galatasaray'la yollarının ayrılabileceğine işaret ama ben kalmasından yanayım.

Aldığı ücret 200-300 bin Euro civarı bir meblağ iken yerine gidip Yiğit Gökoğlan gibi anadolu kulüplerinde bile vasatı aşamamış adamlara bir çırpıda 2.5-3 milyon Euro verebiliyoruz. Furkan Özçal gibi bu seviyeler için yetersiz bir futbolcuya yıllık 700 bin euro ödeyebiliyoruz. Yedek kaldığında yeniçerilik yapan, takım gol attığında kılını dahi kıpırdatmayan, surat asan, trip atan futbolculara kucak açarken 18'e almasan dahi ses etmeyen Aydın'ın takımda oluşu batıyor niyeyse. Galatasaray'ı yıllardır özümsemiş, Florya'da büyümüş, yeri gelince takım arkadaşlarını ilk sahiplenen Aydın'ı sevemiyoruz bir türlü. Gittikten sonra mevkisine yapılan takviyeyi ve maliyet/performans gelişimini özellikle takip edeceğim şahsen. Takımın her mevkisinde aynı kalibrede oyuncuların birbirini yedeklemesi beklenemez. Aydın da kanat için bana göre şu seviyelerde yeterli bir alternatif. 



Sözleşmesinin hâla yenilenmemiş olması onun Galatasaray günlerinin sonuna geldiğini gösteriyor. Son 4 maç hayati katkılar yapıp belki de Fatih Terim'in kendisi için olumlu rapor vermesini sağlayabilir lakin şimdiden transfer dedikoduları çıktı. Avrupa şu dakikadan sonra kendisi için pek mümkün ve mantıklı bir seçenek gibi durmuyor. Beşiktaş söylentileri var ama Siyah-Beyazlı ekip yerine beklentilerin daha düşük olduğu bir kulüpte iyi bir teknik adamla çalışması ve sık forma şansı bulması onun adına daha doğru olacaktır. Burak Yılmaz'ın 25 yaşından sonra Şenol Güneş'le yaptığı patlamayı gördükten sonra Aydın yeteneğindeki bir oyuncunun da doğru organizasyonda sıçrama yapması muhtemel. 
    
Kendisini izlemekten zevk alan biri olarak kariyerinin kalanında umarım daha istikrarlı ve daha istekli olur bizler de deparlarını daha çok izleyebiliriz.

Pep-Heynckes-Münih Kumarı

25 Nisan 2013 Perşembe

Bildiğimiz gibi geçtiğimiz gün Şampiyonlar Ligi Yarı Final ilk maçında Bayern Münih, Barcelona'yı 4-0 gibi ezici bir skorla yendi. Bayern Münih'in lig içinde bu tarz; hatta daha rencide edici skorlar aldığını biliyoruz fakat son 4-5 yıldan beri Avrupa futbolundaki Barcelona hegemonyasını adeta yıkıp, Alman ekolünün popülizminin arttığı zamana şahit olduk. Fakat sezon sonu gidecek olan Jupp Heynckes'in mimarı olduğu Bayern Münih'ten ayrılması ne kadar doğru? Hep beraber değerlendirelim.


Bayern-Barça maçı bitiminde çoğu futbolsever şunu düşünüyordu. "Heynckes'i neden gönderiyorlar, takım çok iyi, ya Pep bunu başaramazsa?" Ama işin gerçeği şu ki; daha önceden yaptığı açıklamayla sezon sonu görevinden ayrılmak istediğini ifade etti. Münih temsilcisi de Pep'le önümüzdeki sezon için anlaştığını bildirdi. İşin garip tarafı şu ki; Heynckes son 20 maçında sadece Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final öncesi son maçında Arsenal'e yenilmişti. Şimdi futbolseverlerin endişe ettiği asıl soruya gelelim. Pep Guardiola bu başarıyı devam ettirebilecek mi?


Pep'in Münih kariyerine -o bile başlamamışken- birşeyler söylemek çok zor. Ama referansının Barcelona olduğunu hepimiz biliyoruz. Hani o bildiğimiz Barcelona. Kupa almasından bizim sıkılıp onların sıkılmadığı takım. Peki Guardiola öncesi ve sonrası Barcelona'da neler değişti? 


2003 Haziran'dan 2008 Mayıs'ına kadar Barcelona'nın başında olan Frank Rijkaard, takımı kötü yönettiği gerekçesiyle görevine son verilmiş, o sırada Barcelona B takımını yöneten Pep A takımın başına verilmişti. Rijkaard yönetiminde Barcelona; 2 La Liga şampiyonluğu, 1 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ve 2 İspanya Süper Kupasını kaldırmıştı. Rijkaard'ın son sezonu ise Katalan ekibi ligi 3. bitirmiş, bir nebze bardağı taşıran son damla olmuştu. Pep ise görevine başladığı ilk yıl Barcelona; 100'ün üzerinde gol atıp La Liga şampiyonu olmuş, bunun ardından İspanya Kral Kupası, Şampiyonlar Ligi Şampiyonu, İspanya Süper Kupası, UEFA Süper Kupası ve FIFA Dünya Kulüpler Kupası'nı kaldırmıştı. Totalde 6 turnuvada başarıya ulaşmış ilk teknik direktör olarak tarihe adını yazdırmıştır. Bunun yanısıra Barcelona'nın oynadığı oyun sistemiyle -ki kazandığı başarılarda bunu gösteriyor- göze hoş gelen ve aynı zamanda disiplinli bir takım oluşturmuştur. Barcelona bir dünya markası haline gelmiştir. Bakılacak olursa Bayern Münih'li yöneticiler de Münih ekibini dünyaya açılan, bir marka ve ekol olarak adını daha fazla duyurma eğilimi doğrultusunda Guardiola ile anlaşmışlardır. Daha önce de söylediğim gibi şu an Pep'in Bayern kariyeri başlamadan eleştirmek haksızlık olur. Ama şunu bilin istedim: Pep sıradan bir teknik direktör değil. Münih'te sıradan bir kulüp değil. Pep'in Münih ekibine katacağı çok şey olacaktır. Futbolseverler olarak izleyelim, görelim..



B.Münih'in Rakiplerinden Aldığı Yıldızlar

23 Nisan 2013 Salı


Yıllardır Bundes Liga'da parlayan tüm yıldızlar için transfer teklifi yapan Bayern Münih'in son hamlesi Götze de başarıyla sonuçlandı. Sezon sonunda Münih forması giyecek olan yıldız oyuncu için Dortmund'a 37 milyon € transfer ücreti ödenecek.

Yıllardan beridir önce Bundes Liga'daki futbolculara yönelen Münih kulübü için, Borussia Dortmund Genel Menajeri Hans-Joachim Watzke şöyle diyor: "Bayern Münih, transferlerle rakiplerini zayıflatma stratejisine sahip."

Biz de bu sözden yola çıkarak Bayern Münih'in önceki sezonlarda rakiplerinden aldığı yıldız oyunculara bir göz atmak istedik. Buyrun o yıldızlar ve Münih'e gelmeden önceki takımları.


GİOVANE ELBER

94-96 yılları arasında Stuttgart'ta parlayan forvet oyuncusu 1997'den 2004'e kadar Bayern'de top koşturacak ve adının sonsuza kadar Münih'le anılmasını sağlayacak performansı sergileyecekti.


CLAUDİO PİZARRO

Werder Bremen'den transfer edilen Pizarro ise 2001'de Bayern'e transfer oldu. Münih'te oynadığı 6 sezon boyunca 174 maçta forma giyen Pizarro, 71 gol attı. Daha sonraki sezonda Chelsea sonrasındaki iki sezonda da Werder Bremen forması giyen Claudio, bu sezon başında tekrar Bayern Münih'e geri döndü.


MİCHAEL BALLACK

Leverkusen yıllarındaki futboluyla parlayan yıldız oyuncu Milcahael Ballack da Bayern Münih'in kancasını taktığı oyunculardan biriydi. Yıldız oyuncunun 2002 yıllarında başlayan Münih serüveni 2006 yılında sona erecek ve oyuncu Abramovic'in yeni takımı Chelsea'nin muhteşem kadrosundaki oyunculardan biri olacaktı.


ZÊ ROBERTO

Bayern Münih'in efsane Leverkusen kadrosundan kopardığı yıldızlardan bir başkası olan Ze Roberto, 2002-2006 yılları arasında Münih forması giydi. Kariyerinin son dönemlerinde adı birçok kez ülkemiz takımlarıyla anılan oyuncu şu an Gremio forması giymekte.


LUCIO

Leverkusen'in efsane kadrosundan transfer edilen oyuncular Ze Roberto ve Ballack ile sınırlı kalmadı. Bu isimlere bir de Lucio eklendi. 2004-2009 yılları arasında Bayern Münih forması giyen Lucio, Münih formasıyla çıktığı 144 maçta 7 gole imza attı.


MİROSLAV KLOSE

2007 yılında Werder Bremen'den transfer edilen Klose,  2007'den 2011'e kadar Münih forması giydi. Polonya asıllı Alman oyuncu 2011 yılından beri ise Lazio takımının formasını terletmekte.


MARIO GOMEZ

Stuttgart altyapısının bir ürünü olan Gomez 2009'da Münih'e transfer oldu. 2009 yılından beridir Bayern forması giyen yıldız oyuncu çıktığı 110 maçta 72 gol attı.


MANUEL NEUER

Schalke 04 altyapısından çıkan Neuer ise 2011 yılında Bayern Münih'in yolunu tuttu. Geçen sezonki performansıyla dudak ısırtan ünlü file bekçisi, şu an dünyanın en iyi kalecileri arasında gösteriliyor.


MARIO MANDZUKIC

2010-2012 yılları arasında Wolsburg'taki oyunuyla dikkatleri üzerine çeken Mandzukic, sezon başında Bayern'e transfer oldu. Ünlü oyuncu sezon başından beri giydiği Münih formasıyla harikalar yaratıyor.


MARIO GÖTZE

Münih'in rakiplerinden kopardığı yıldızlardan sonuncusu olan Götze, Dortmund altyapısının ürünü. Genç oyuncu son iki sezondur gösterdiği performansla parlamıştı. Yaz transfer döneminde adı birçok dev kulüple anılan oyuncu yuvada kalmıştı ki sezon bitmeden Bayern, Dortmund kulübünün kapısını çaldı. Ve Dortmund kulübünü dün akşam facebook sayfasından yaptığı açıklama ile Götze'nin gelecek sezon Bayern Münih'te oynayacağını belirtti.

Son 12 Yılda Borussia Dortmund



Dünyanın en iyi liglerini saydığımızda bunların başında İngiltere ile birlikte Almanya ligi gelir. Çemberi biraz daraltıp Almanya'nın en iyilerine baktığımızda ise karşımıza çıkan ilk takımlardan biridir sarı-siyahlılar. Son 12 yıllık süreçte çok inişli çıkışlı bir grafik çizdiler, çok fazla teknik adam değiştirdiler. Haydi gelin sezon sezon Borussia Dortmund'un son 12 yılını inceleyelim.

2000-2001 Sezonu

Dönemin kadrosunda Fredi Bobic, Giuseppe Reine, Otto Addo, Rosicky, Lars Ricken, Christoph Metzelder, Evanilson gibi isimler vardı.

Tomas Rosicky, Jan  Derek Sörensen, Conor Casey, Philip Laux, Francis Bugri gibi isimler transfer edildi.

Matthias Sammer'in yönettiği Dortmund, sezonu 58 puanla Bayern Münih ve Schalke 04'ün gerisinde 3.sırada tamamladı. Kupa anlamında da oldukça kısır bir sezon yaşadılar. DFB-Pokal'da sadece 3.tura çıkabildiler.

2000-2001 sezonuna baktığımızda takımda en çok öne çıkan isim 24 maçta 10 gol ve yaptığı 2 asistle Fredi Bobic.

2001-2002 Sezonu

Bu sezon geçtiğimiz sezonki eksikliklerin bir nebze olsun kapatıldığı bir sezon oldu.

Ewerthon, Sebastian Kehl, Marcio Amoroso, Jan Koller, Leandro transferleri yapıldı. Ve bu transferlerin hepsi -özellikle Amoroso, takıma çok olumlu yansıdı. 27 yaşındaki Amoroso 31 maçta attığı 18 golle takımını bu sezon sırtlayan isim oldu diyebiliriz.

Ligde Bayer Leverkusen'in sadece 1 puan önünde sezonu bitirdiler ve Bundesliga'nın şampiyonu oldular. Şampiyonlar Liginde gruplara kaldılar. Gruplarda 3. olarak UEFA kupasına katılma hakkı elde ettiler. UEFA Kupası'nda finale kadar yükseldiler. Finalde Feyenoord ile karşılaşan Dortmund sahadan 3-2 mağlup ayrıldı ve kupayı adeta elinden kaçırdı.

DFB-Pokal'de 1.turda Wolfsburg'a 1-0 yenilerek elendiler. Ligapokal'de ise yarı final başarısı elde ettiler. Ligapokal yarı finalinde Schalke 04'e 2-1 yenilerek kupadan elendiler.

2002-2003 Sezonu

Matthias Sammer bu sezonda takımdan birçok ismi gönderdi. Sörensen, Emmanuel Krontiris, Dunday Oliseh, Fredi Bobic, Miroslav Steviç, Philipp Laux, Jurgen Kohler gibi isimler takımdan gönderilirken yerlerine; Torsten Frings, Juan Fernandez, Roman Weidenfeller, David Odonkor gibi isimler katıldı.

Ligde geçen sezon topladığı puanın 12 puan altında kaldılar ve Bayer Leverkusen ile Stuttgart'ın ardından 3.oldular.

Dortmundluların efsanelerinden Jan Koller 34 maçta 13 gol kaydederek takımın en golcü ismi oldu. Fakat bu rakam hem Koller için hem de Dortmund için hiç de tatmin edici bir gol rakamı olmadı.

DFB Pokal'de 2.turda elenen Dortmund, Ligapokal'de yarı final oynadı. Yarı finalde Hertha Berlin'e 2-1 yenilerek kupayla bu sezon da vedalaştılar.

2003-2004 Sezonu

Geçen sezonu 3. olarak tamamlayan Dortmund'da bu sezon başında transfere 16.5 Milyon Euro harcandı. Thiago Salvatore, Niclas Jensen, Malte Metzelder, Conceicao, Warmuz alınırken; Amoroso, Reina, Fernandez, Lehmann ve Heinrich ile yollar ayrıldı.

2003-2004 sezonunda lig adeta hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Dortmund bu sezon ligi 6.sırada bitirdi. 22 Yaşındaki Ewerthon attığı 16 gol ve yaptığı 6 asist ile takımının en çok skor üreten ismi oldu.


UEFA Kupası'nda Club Brugge'e elenen Dortmund DFB-Pokal ve Ligapokal'de de aradığını bulamadı. DFB'ye henüz 2.turda veda ettiler, Ligapokal'de ise Hamburg'a 4-2 gibi farklı bir skorla mağlup olarak elendiler.

Sezon sonunda teknik direktör Matthias Sammer ile yollar ayrıldı ve yerine Hollandalı teknik adam Bert van Walwijk getirildi.

2004-2005 Sezonu

Dortmund için en kötü sezonlardan bir tanesi. Hakkında belki de en az yazacağımız sezonlardan da bir tanesi. Kupa ve lig dahil Borussia Dortmund bu sezon neredeyse hiçbir varlık gösteremedi.

Sezon Başında Ebi Smolarek, Sascha Rammel, Markus Brzenska, Marc-Andre Kruska takıma katılan isimler oldu.

Koller'in attığı 15 gol de Dortmund'a yetmedi ve Dortmund Bundesliga'yı 7. sırada bitirdi. DFB-Pokal'de son 16'ya kalan Dortmund, İnter Toto Kupası'nda da 3. turda elendi.

Dortmund için ''hayal kırıklığı'' olarak nitelendirilebileceğimiz bu sezon...

2005-2006 Sezonu

Bu sezonda takıma; Kosi Saka, Matthew Amoah, Delron Buckley, Dennis Gentenaar, Philipp Degen, Bernd Meier, Cedric van der Gun, Nuri Şahin ve Sebastian Tyrala katıldı.

Bu kadar fazla transfere rağmen geçen sezonki dram bu sezon da yaşandı.

DFB-Pokal'de daha ilk turda elenen Dortmund, İnter Toto Cup'da da Sigma Olomouc'a yenilerek Avrupa kupalarından elini erkenden çekti.

Sezon sonunda 46 puanla 7.sırada bir Borussia Dortmund vardı. Borussia Dortmund'un en golcü ismi 34 maçta attığı 13 golle Ebi Smolarek oldu.

KABUS BİTMİYOR...

2006-2007 Sezonu


Van Marwijk'ten boşalan teknik direktörlük görevine Jürgen Ruber getirildi. Soren Pirson, Tinga, Nelson Valdez, Pienarr, Frei, Amedick, Hünemier takıma alındı.

Takımın önemli isimlerinden Rosicky Arsenal'e, Jan Koller ise Monaco'ya transfer oldu.

Yapılan transferler çok da etki göstermedi. Ve Dortmund için kabus bitmedi. Sezon ortasında Thomas Doil göreve getirildiyse de sonucu değiştiremedi.

Dortmund ligde aldığı 44 puanla 9. oldu. DFB-Pokal'de de sadece 2.tura kadar çıkabildiler. Takımda en golcü isim bugün Basel'de forma giyen tecrübeli isim Alexander Frei oldu. Frei 32 maçta 16 gol kaydetti.

GELEN GİDENİ ARATIR

2007-2008 Sezonu

Bu  sezonu da ''hayal kırıklığı'' dönemleri içerisine rahatça sokabiliriz. Yönetim bu sezona da Thomas Doil ile devam kararı aldı.

Mats Hummels, Rukavina, Bade, Petric, Blaszczykowski, Ziegler, Federico, Kovac, Gordon alındı ve bu transferlere 20 Milyon Euro harcandı.

Hani derler ya ''Gelen gideni aratır.'' diye, Bu sezon tam da öyle oldu işte. 2007-2008 sezonu geçmiş sezonu bile arattı Dortmundlulara.

Dortmund sezonu 40 puanla 13 sırada tamamladı. Herhangi bir Avrupa kupasına da katılamayan sarı-siyahlılar DFB Pokal'e de finalde veda ettiler. Takımın bu sezonda en çok gol atan ismi 29 maçta 13 golle M.Petric oldu.

UFAK ADIMLARLA...

2008-2009 Sezonu

Sezon başında göreve Jürgen Klopp getirildi. Kevin-Prince Boateng, Mohamed Zidan, Young-Pyo-Lee, Neven Subotic, Owomoyela, Felipe Santana, Lukas Kruse, Schmelzer alındı.

Geçen sezon çok etkisiz olan Bade, Gordon, geçen sezonun en golcüsü Petric, Degen, Pienarr takımdan gönderilen isimler oldular.

Sezonu 59 puanla 6.sırada bitirdiler. Bu durum bir başarı gibi görünmese de bir yükselişe geçişin göstergesiydi.

DFB-Pokal'de son 16'ya kaldılar. UEFA Kupasında 1.turda elendiler. Sezonun en golcü ismi 29 maçta attığı 12 golle Frei oldu. Frei ayrıca 9 da asist yaptı.

GÜNEŞ YAVAŞ YAVAŞ DOĞUYOR...

2009-2010 Sezonu

Sezona genç transferlerle başladı Klopp yönetimindeki Dortmund. Yapılan transferlerin yaş ortalaması sadece 22.

Takıma katılan isimler Le Tallec, Lucas Barrios, Rangelow, Grobkreutz, Sven Bender, Julian Koch ve Hornschuh

Pyo-Lee, Brzenska, Frei ise takımdan giden isimler oldu. Bu sezonun en bomba ismi şüphesiz Lucas Barrios... Barrios 33 maçta 19 gol kaydetti.

Bu sezon ligde 57 puanla 5.olarak yükselişlerini sürdürdüler. Dortmund DFB-Pokal'de de son 16'ya kaldı.

BEKLENEN...

2010-2011 Sezonu

Yapılan transferlerin yaş ortalaması geçen sezona göre daha da düştü. Bu sezon yapılan transferlerin yaş ortalaması 21.

Moritz Leitner, Mario Götze, Lewandowski, Kagawa, Langerak, Piszcek, Sobiech gibi isimler transfer edildiler.

Yapılan bu transferlerden ötürü oldukça eleştiri aldı Dortmund. Fakat tecrübesiz görünen bu gençler öyle bir performans sergiledi ki, Dortmund 78 puanla Bundesliga şampiyonu oldu. Lucass Barrios bu sezon da attığı 16 golle takımın en golcü ismi oldu.

DFB-Pokal'de 2.tur, UEFA'da ise gruplara kalan Dortmund'un bu sezonu için söylenebileceğimiz şey ''Beklenenin gerçekleştiği'' dir.



ZAFER!

2011-2012 Sezonu

Ligi şampiyon bitiren Dortmund yıldız oyuncu transferindense elinde bulunan kadroyu güçlendirme yoluna gitti.

Mustafa Amini, İlkay Güdoğan, İvan Perisiç, Löwe, Bakalorz alındı. Lucas Barrios, Zidan, Le Tallec ve Hajnal ise takımdan gönderildi.

81 Puanla üst üste 2.kez şampiyon oldular. Lucas Barrios'un gidişiyle yaşanan paniğe Lewandowski ''dur'' dedi. 23 yaşındaki Polonya'lı yıldız 34 maçta 22 gol atıp, 10 asist yaptı ve adeta takımını sırtladı.

Şampiyonlar liginde gruplara kaldılar. DFB Pokal finalinde Bayern Munih'i 5-2 ile geçerek kupaya uzandılar. DFL-Supercup'ta ise penaltı atışlarıyla Schalke 04'e 4-3 yenildiler ve kupaya veda ettiler.


Borussia Dortmund'un son 12 yılını sizler için özetlemeye çalıştık. Son döneme baktığımızda görüyoruz ki Jürgen Klopp ile Dortmund adeta küllerinden doğdu. Genç, dinamik ve kazanmasını bilen bir takım oluşturdu Klopp. Kazandırdığı genç futbolcular da cabası.

Özetle Klopp ve genç yıldızlar ile daha çok güzel günler bekliyor Dortmund'luları.



Avrupa'nın Önde Gelen Liglerindeki Şampiyonluk Mücadeleleri

22 Nisan 2013 Pazartesi

Avrupa'nın birçok liginde sezon sonu yaklaştıkça şampiyonlar da yavaş yavaş belli olmaya başlıyor. Biz de sizin için kısa kısa bilgilerle bu liglerin şampiyonluktaki son durumlarını aktarmak istedik. İşte o ligler ve şampiyonluk yolunda avantajlı takımlar.


İNGİLTERE

Premier lig'de sezonun bitmesine 5 hafta kala lider Manchester United'ın şampiyonluk yolunda büyük avantajı bulunuyor.

United, en yakın rakibi Manchester City'nin 13 puan önünde ve kalan 5 maçta toplam 3 puan alırsa şampiyonluğa ulaşacak.



İTALYA

İtalya Serie A'da da benzer bir durum var. Ligin bitmesine 5 hafta kala lider Juventus en yakın rakibi olan Napoli'nin 11 puan önünde.

Juventus'a şampiyonluk yolundaki kalan 5 maçta 4 puan yetiyor.


İSPANYA

La Liga'da ise ligin bitmesine 6 hafta kala Barcelona'nın ezeli rakibi Real Madrid'e karşı 13 puanlık üstünlüğü bulunuyor.

Şampiyonluk için lider Barcelona'ya 6 maçta 6 puan yetecek.


TÜRKİYE

Ülkemizde ligin bitmesine 4 hafta kala liderlik koltuğunda Galatasaray oturuyor. Galatasaray'ın en yakın takipçisi ise ezeli rakibi Fenerbahçe.

En yakın rakibinin 7 puan önünde olan Galatasaray'a kalan 4 maçta 6 puan yetecek.


FRANSA

Fransa'da 33. hafta sonunda PSG'nin büyük bir üstünlüğü bulunuyor. Lider PSG'nin 9 puan gerisinde ise Marsilya var.

PSG'ye kalan 5 hafta sonunda 6 puan yetiyor.


HOLLANDA

Hollanda'da ise lider Ajax. Lideri 4 puan gerisinden PSV Eindhoven ve Feyenoord takip ediyor.

Ajax'a kalan 3 maçta 6 puan yetecek.


PORTEKİZ

Portekiz'de 26. hafta sonunda 70 puanlı Benfica'nın liderliği bulunuyor. Liderin en yakın takipçisi ezeli rakibi olan Porto'nun ise 66 puanı var.

Benfica'ya şampiyonluk için kalan 4 maçtan 9 dokuz puan yetiyor.


DANİMARKA

Danimarka'da Kopenhag'ın en yakın rakibi olan Nordsjaelland'a karşı 10 puanlık bir üstünlüğü bulunuyor.

Lider Kopenhag'a şampiyonluk yolundaki 5 maçtan çıkarılacak 6 puan yetiyor.


ŞAMPİYONU BELLİ OLAN LİGLER

ALMANYA

Almanya'da ligin bitimine 4 hafta var, fakat şampiyon şimdiden belli. İki sezondur şampiyonluk yaşayamayan Bayern Münih bu sezon işi şansa bırakmadı ve şampiyonluğu şimdiden garantiledi. İkinci sırada ise son iki sezonun şampiyonu Borussia Dortmund var.


YUNANİSTAN

Yunanistan'da geçen senenin şampiyonu Olimpiakos bu sezon da şampiyonluğunu ilan etti. İkinci sırada ise PAOK var.


İSKOÇYA

İskoçya Premier Ligi'nde ise en yakın rakibinin 15 puan önünde olan Celtic şampiyonluğa uzandı. İkinci sırada ise Motherwell var.


HIRVATİSTAN

Hırvatistan'da ise en yakın rakibi Lokomotiva Zagreb'e 15 puan fark atan Dinamo Zagreb şampiyon oldu.


UKRAYNA

Ukrayna'da Lucescu'nun Shaktar Donetsk'i şampiyonluğa uzandı. İkinci sırada ise Metalist Kharkiv bulunuyor.

Eric Cantona - The King

21 Nisan 2013 Pazar



İngilizler kaç tane Fransız'ı bu kadar sevmiş olabilirler? Kaç tane Fransız için tribünde hep bir ağızdan besteler söylemişlerdir? Hiç şüphesiz ki oyunculuk kalitesinden, karizmasına kadar her şeyiyle çok sevilen Cantona, İngiltere'deki lakabıyla ''The King'', yukarıda saydıklarımızı yaşamış sayılı Fransızlardan biri. Oyunculuğunun yanında kalkık yakalarıyla ekol haline geldi ve bir nesil halı sahada forma yakaları kalkık oynadı.


Eric 24 Mayıs 1966'da Marsilya'da dünyaya geldi. Küçüklüğünden beri sanata ilgiliydi. Başlıca ilgi alanları ise resim ve heykeltraşlıktı. Futbolculuk kariyerine 1983'te Aj Auxerre'de başladı. 13 maçta 2 gol atabildi ve maalesef kendini gösteremedi. 85-86 yıllarında Martigues forması giymeye başladı. Fakat burada da iyi bir performans sergileyemedi. Hatta tek maçta bile forma giyemedi ve eski takımı Auxerre'nin yolunu tuttu. 86-88 yılları boyunca burada forma giydi ve 68 maç oynayıp 21 gol kaydetti. İşte tam da bu dönemde Fransa'da yavaş yavaş Cantona'nın sesleri duyulmaya başlamıştı.

88 sezonunun sonunda 2 Milyon Frank'a Marsilya'ya satıldı. Agresif kişiliğini burada sergilemeye başladı. Torpedo ile oynanan dostluk maçında oyundan alınmasına sinirlenen Eric çıkarken formasını yırtar ve tribünlere atar. Daha sonra Bordeaux'ya kiralanmıştır. Bordeaux'da 11 maçta forma giyip 6 kez fileleri havalandırdı.

Evet Eric'in Fransa turu devam ediyordu. 1989 yılında Montpellier'de forma giymeye başlayan Eric burada 33 maçta forma şansı bulup 10 gol kaydetmiştir. Ve Montpellier ile Fransa Kupasını kazanmıştır. Fakat agresif kişiliği burada da kendisini gösterdi. Takım arkadaşı ile soyunma odasında kavga etti. Saldırgan tavırlarından ötürü takımdan gönderilmesi kararlaştırıldı.
1 Milyon karşılığında Nimes'e satıldı ve Nimes'te takım kaptanlığına yükseldi. Eric'in ilk kaptanlık deneyimiydi bu.

YİNE ERİC YİNE GERGİNLİK

Nimes'de forma giyerken hakeme top fırlattı ve disiplin kurulu tarafından 1 ay ceza aldı. Fakat Eric yine uslu durmadı ve kendisine ceza veren kurumdaki üyelere ''Salak,beyinsiz'' dedi. Bu açıklamaları üzerine cezası 1 aydan 2 aya çıkartıldı.
Tüm bu yaşanan olaylar Eric'in geçmiş olaylarıyla da birleşince üzerinde bir halk baskısı oluşmaya başladı. Fransa'da halkın bazı kesimleri futbolu bırakması gerektiğini düşünürken bazı kesimler ise ona destek oldu. 91 yılında kontratı feshedildi.



66 WAS A GREAT YEAR FOR ENGLİSH FOOTBALL. ERİC WAS BORN

1992'de İngiltere'ye gitti. Sheffield Wednesday'in teklifini reddederek Leeds United'a transfer oldu. Leeds United ile Lig 1 şampiyonluğu yaşadı ve bu şampiyonlukta büyük pay sahibi oldu.
Ülkesinde sevilmeyen, futbolu bırakması istenen Eric Cantona'ya burada şarkılar yazıldı. ''Ooh Aah Eric Cantona'' bestesi tribünlerde sıkça duyulur oldu. Elland Road'da adeta simge oldu Eric. Leeds United'da 28 maça çıktı. 1992-1993 sezonu tamamlanmadan Leeds United'dan ayrıldı. Leeds o sezon ligi 17. sırada tamamladı.



ERİC THE KİNG

''Onları ilk gördüğümde bu çocuklar Manchester'lı. Bana dokunduklarında, benimle konuştuklarında onları mutlu etmek ve bugüne kadar gördükleri tüm futbolculardan farklı olduğumu göstermek istedim.''


İngiliz devi Manchester United'ın yolunu tutan Eric burada ''The King'' lakabını alacaktı. United onunla birlikte tam 26 yıl sonra Premier Lig şampiyonu olacaktı. Bunu; 1993, 1994, 1996, 1997 yıllarındaki şampiyonluklar takip etti. 1994 yılında PFA tarafından yılın oyuncusu seçildi. 

1996-1997 sezonunda takımın kaptanı Steve Bruce sakatlandı. Ve Eric Cantona artık takımın yeni kaptanıydı.

Olaylar burada da yakasını bırakmadı elbette. Leeds United maçında taraftarlarla tartıştı ve para cezası aldı. Galatasaray maçında hakemi şike yapmakla suçladı. Türk polisi ile tartışıp 4 maç ceza aldı. Eşiyle kendisini görüntüleyen TNT muhabirini tartakladı.

KUNG-FU KİCK



Ve asıl olaya geldi sıra. Eric belki de bugüne kadar saha içerisinde karıştığı olaylar arasında en büyük hatayı burada yaptı. Crystal Palace maçında oyun alanından çıkarken tribünden Matthew Simmons isimli Crystal Palace taraftarı Eric'e bir şeyler söyledi. Söylediği şey her ne ise Eric'i çok kızdırdı. Eric görevlileri aşarak taraftara uçan tekme attı. Bu hareket İngiltere'de ''Kung-fu kick'' olarak isimlendirildi.  Eric'e göre Simmons ona ''Ülkene dön pis Fransız!'' demişti.

Bu olaydan dolayı 2 hafta hapis cezası aldı. Bu ceza 120 saatlik kamu hizmetine dönüştürüldü. Sahalardan ise 9 ay men edildi.
Kendisine yöneltilen ''Futbol hayatın boyunca yaşadığın en iyi an nedir?'' sorusuna ''En iyi anı mı? Çok güzel anılarım var ama Crystal Palace maçındaki o holigana attığım tekmeyi tercih ediyorum.'' cevabını vermesi onun bu hareketinden hiç de pişmanlık duymadığını gösteriyordu.

VEDA VAKTİ

18 Mayıs 1997 Eric Cantona futbolu bıraktığını açıkladı. Bu durum İngiltere'de, özellikle Manchester United taraftarında şok etkisi yarattı.  Eric futbolu 31 yaşında bıraktı. 
Futbolu bıraktıktan sonra sanatla ilgilenmeye başladı. Filmografisine bakacak olursak;

1995- Le Bonheur Est Dans Le Pre
1995- Eleven Men Againist Eleven
1998- Elizabeth
1998- Mookie
1999- Les Enfants du Marais
2001- La Grande Viel
2003- L'outremangeur
2005- La Vie Est a Nous
2005- Une Belle Histoire 
2009- Looking For Eric

2006 yılında Joga Bonito organizasyonunun sözcülüğünü yaptı. Ve Nike reklamlarında oynadı.

2001 yılında Manchester United taraftarının oyuyla yüzyılın futbolcusu seçilmiştir. Görünen o ki Machester United taraftarı onu hiç unutmadı. Eric de onları unutmamış olacak ki: '' Öldükten sonra bedenimi yakın, küllerimi Old Trafford'a serpin.'' , ''Bu gün hala taraftarın adımı bağırıyor olması beni çok gururlandırıyor. Ama bir gün susarlarsa diye korkuyorum. Çünkü seviyorum.  İnsan sevdiklerini kaybetmekten korkar.'' sözlerini söylüyor.

ERİC ETKİSİ

Eric sahadaki futboluyla, karakteriyle İngilizleri o kadar etkilemiş olacak ki, George Best onun hakkında: '' Onunla aynı takımda olmak için içkiyi bile bırakırdım.'' demiştir. 

Eric'ten sonra United'ın 7 numaralı formasını giyen David Beckham ise bu olayın kendisi için nasıl önemli olduğunu şöyle anlatıyor: ''10 numaralı formanın bir tarihi vardır. ama tedd sheringham bize transfer olduğu zaman, ben malta'da tatildeyken patronun bana telefon açıp formayı teddy'e vereceğini söylediğini hatırlıyorum. Açıklama yok, başka bir seçenek yok, tartışma yok. O zamanlar gary neville'e şöyle demiştim: "Bunu niye yaptı? Bunun için niye bana telefon etti? Tatilimi mahvetmek mi istedi?" Yıkılmıştım. Neyi yanlış yaptığımı bulmaya çalışıyordum. Sonra, sezon öncesi kampı için bir araya geldiğimizde bana 7  numaralı formayı ayırdığını gördüm. Patron bana Eric Cantona'nın formasını vermişti. O şerefin bende yarattığı şokla olduğum yerde donakalmıştım."

Eric Cantona hem Manchester United taraftarının kalbine hem de dünya futboluna adını altın harflerle yazdırmayı başardı. Yazımızı Cantona'nın en güzel gollerden biriyle ve onun efsane gol sevinciyle noktalayalım.

Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle...



Hayatın Futbolu - Gürkan Kubilay Röportajı

18 Nisan 2013 Perşembe

Hızımızı aldık ya bir kere, aşk olsun tutabilene. Hayatın Futbolu ekibi olarak harika bir röportajla, futbol dolu bir röportajla karşınızdayız. Söz konusu futbol olunca bizim için akan sular duruyor. Gürkan Kubilay için de öyle olmuş olacak ki o kadar yoğunluğunun arasında bizleri kabul etti. Kadıköy'deki muayenehanesinde ağırladı bizleri. İçeri girdigimizde kalabalık bir ekiple karşılaştık. Kısa bir süre bekledikten sonra Kubilay'ın odasına girdik. Futbol sohbetinden röportajı bile unutmuştuk. Vaktimiz kısıtlı olduğundan hemen röportaja gectik.


Futbolun endüstriyelleşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Önümüzde PSG ve Manchester City örnekleri var, astronomik ücretlerle edilen transferler, bu zararlı bir şey mi futbol adına?

Paranın önemi yok bu dünyada, ama miktarının önemi var. Ordan 200-300 milyar dolarlık, yani Türkiye'nin gayri safi milli hasılası kadar bir para varsa, bunun endüstriyelleşmemesi mümkün değil. Dolayısıyla futbolun buraya geleceği çok belliydi. Biz eskiden sahalarımızın kötülüğünden şikayet ederdik, ama maçlara bedava girmeye çalışırdık. O maçlara bedava girdikçe senin futbol takımının da kaliteli olma şansı yok. Bugün Fenerbahçe Uefa'da yarı finale gelmişse, Galatasaray, Real Madrid karşısında her ne kadar ihtiyacı yok dense de galibiyet alabilmişse bütün bunlar alt yapıya verdiğimiz önemler dışardan futbolcu transfer etme konusundaki parasal gücümüzden kaynaklanan bir şey. Dolayısıyla endüstri tabii ki de futbolun içerisine girecek. Az önce dediğim gibi para attıkça bu iş de çoğalacak. Ama işte amatörlüğü gidiyor, işin heyecanı kaçıyor diyenlere de, takımın 6 tane gol yerken amatörlük güzel miydi yani? Hem 6 tane yediğin takımla kafa kafaya oynamak istiyorsun, hem de diyorsun ki yok hiç bu işin içine para pul girmesin. Maalesef kapitalist sistemin, kapitalist düzenin bir parçası futbol, kapitalizm nereden geliyor,kapitalden geliyor, paradan geliyor. Dolayısıyla çok sürpriz değil ve olması gereken bir yerde.

Ama Avrupa liglerine baktığımızda Manchester United örneği Münih örneği takımlar ligte şampiyonluklarını neredeyse garantilediler, alt sıralar çok koptular. Endüstriyelleşme bir yerde rekabeti de yok etmedi mi?

Elbette, ama bir şeyi konuşmamız lazım. Yani sen ve ben çıkacağız, diyeceğiz ki biz amatörce oynayacağız. Fenerbahçeliler, biz fena oynamıyoruz biz de gelelim buraya amatör bir ruhla gideceğiz, oynayacağız, ama hiçbir şeye varmayacağız. Ya da işin içerisindeki ekonomik boyutları büyüterek başkalarıyla yarışabilir hale geleceğiz. Dolayısıyla futbolun içerisindeki güzellikleri arttırmak anlamında, kaliteyi arttırmak anlamında bu önemli.

Altla üst arasındaki diferans arttı diyorsun, zaten bana İngiltere'den kaç tane takım sayabiliyordun. İspanya'dan Barcelona ve Atletico Madrid dışında sayabiliyor muydun ki endüstriyelleştikçe sayabilesin? Aslında zaten bu iş devam ediyordu, sadece diferans biraz daha açıldı. Yani paranın olduğu her yerde güç vardır, gücün olduğu her yerde para vardır. O yüzden de biz evet bu işin amatörlüğünü kaybettik ama bu işin doğasında bu (para) var. Bana sorsaydınız bu nasıl olsaydı diye, ben elbette ki kötü kramponlarımda, uyduruk tişörtüme uymayan şortumla deli gibi koşturduğum dönemler derdim. Ama para o kadar büyük ki 300 milyar doların olduğu bir yerde hiçbirimizin romantik, duygusal ve sırf amatör şeyler duyması mümkün değil.


"BİRİNE BEDDUA ETMEK İSTİYORSAN 'ALLAH SENİ YÖNETİCİ YAPSIN' DE"

Taraftarın futboldaki önemi nedir sizce?

Futbolun içerisindeki en önemli şey ve en dürüst öğedir. İki numaraya da futbolcuları koyarım. En tehlikelisi de yöneticiler. Sen birine beddua etmek istiyorsan "Allah seni yönetici yapsın" de, o adamın artık ne ağzı burnu düzelir, ne de kendi düzelir. Dolayısıyla taraftar futbolda çok önemli bir yere sahip. Parasal açıdan da önemli, hatta paranın en büyük kaynağı da taraftar. Yani sadece gelipte bilet alarak değil. Ne kadar çok taraftarın varsa senin o kadar çok gücün artıyor. Gücün arttıkça Uefa'nın ya da Lig Tv'nin sana verdiği para da artıyor. Bu kadar basit.

Gençlerbirliği'yle Uefa Kupası'nda çeyrek final, ya da dördüncü tura gittik, o zaman Ersun Yanal vardı takımın başında. Gençlerbirliği olarak Blackburn'ü eledik, geldik. Ortalık birbirine girer herhalde dedik ya Blackburn'u elemişiz yani. Bir geldik Ankara'ya, hava alanına girdik, kimse yok. Biraz daha gittik, dedik herhalde yolda karşılayacaklar. Yolda bir tane yanımızdan polis geçti el salladı, o kadar. Dolayısıyla taraftar oldukça güç artıyor. O yüzden taraftar futbolun en önemli öğesi, en sadık öğesi. Niye sadık diyorum, çünkü x isimli bir oyuncu bugün sende, yarın başka bir takıma gidebiliyor. Ama sen Fenerbahçe'den Galatasaray'a transfer olan kaç tane taraftar gördün? Ya da Galatasaray'dan Beşiktaş'a, ya da Beşiktaş'tan Fenerbahçe'ye? Dolayısıyla taraftar bu işin aslında gerçek anlamda çamuru, gerçek anlamda tutkalı. Taraftar futbolda benim için çok çok önemli.


Fenerbahçe - Manisaspor maçı örneği var elimizde. 48bin bayan taraftar Saraçoğlu'nu doldurdu. Sizce bu Türk futbolunda neleri değiştirdi?

Bir şeyi değiştirmedi. Sadece o maç için söylemiyorum, başka bayan maçlarında bayanların ağza alınmayacak küfürlerini gördükçe bir şey değişmemiştir. Küfür ediyorlar ya. Benim rahatsızlığım devam etti. Tabii bayanların bu anlamda şiddeti kullanması, tabii ki erkeklerin çok çok altında ama karşımızdakine tahammül anlamında, biz çok tahammüllü bir toplum değiliz. Erkek olarak bu konuda daha çok radikal, sert ve şiddete dayalı yöntemler kullanıyoruz. Ama kadınlar da sözel şiddet kullanıyorlar. Ben bir maç hatırlıyorum ismini söylemeyeyim, bir kadın taraftarı aşağıya attılar ya. Kadınlar kadın taraftarı aşağıya attılar yani. Erkeklerde bile görmediğim bir şey.


"FUTBOL ERKEKLER İÇİN TESTOSTERONLARINI TATMİN ETME OYUNU"

Futbol erkekler için testosteronlarını tatmin etme oyunu. Erkekliğimizi bunun üzerinden kanıtlıyoruz biz. Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Galatasaray takımlarının biri maç kaybettiğinde, ben eminim ertesi gün o takım taraftarlarının seks yapma oranları %80 düşüyordur. Takımın gücü senin erkeklik gücüne falan bağlı. Düşünebiliyor musunuz bu kadar garip bir şekilde bakıyoruz futbola? Kadınlar da belki duygusal anlamdaki güçlülüğünü ya da güçsüzlüğünü buna bağlıyorlar, onu gördüm ben. Kadın taraftarlarımızın futbol maçlarına gelmesi, maalesef hayal ettiğim kadar bir şeyi değiştirmediğini düşünüyorum. Çünkü sahaya girdikleri anda saha içerisinde erkeklerin üzerine giydiklerini holigan tişörtlerinin daha alt seviyede onlar da giymeye başlıyorlar. Bu da neden, çünkü karşımızdakine tahammül etme gücü çok fazla olan bir toplum değiliz. Bu iş keyif işi.

Bir arkadaşımla şöyle bir olay geçti aramızda, daha tıp fakültesindeyiz. Benim takımım, onun takımı karşısında mağlup. İsimlerini boşverelim. Sonra benim takımım beraberliği sağladı. Sonraki gün gelmiş bana diyor ki, "beraberliği sağlayınca senin takım, kendimi atacaktım aşağıya. Ertesi gün gelipte ne söyleyeceğim sana diye. Sen beni burada rezil edersin diye. Sonra düşündüm ki, Gürkan'ın takımı mağlup duruma düştüğünde o zaten kendini aşağıya atmıştır, bana ne söyleyecek diye." Bizim bütün esprilerimiz bunun üzerineydi. Sonra bir ara bıçaklı falan dönemler başladı. Bir ara silah girdi bu işin içerisine. Ben bu işten zevk alıyorum sadece, ben sana takılmaktan hoşlanıyorum. Fenerbahçeli Galatasaray'ın maçında rakibi tutuyor, Galatasaray Fenerbahçe'nin maçında rakibi tutuyor. Hiç aklımın almadığı işlerdir bunlar. Bunu yapmaya başladığımız anda bana kimse dostluktan, sevgiden, saygıdan bahsetmesin.


Ertuğrul Sağlam'la birlikte Bursaspor şampiyonluk yaşadı. Sizce taraftarın rolü ne bu başarıda?

Taraftarın rolü çok büyüktü. Bursa taraftarı belki bazen çizgi aşıyor şiddette. Ama o takıma çok sahip çıkan taraftardır. Eskişehir'de de aynı potansiyel var. Mesela Gaziantep'te hiçbir zaman böyle bir şey olmaz. Ben Gaziantep'e ne zaman gitsem, en iddialı kupa maçı, lig maçında bile stadın yarısı boş. Ama Bursa öyle değil, Eskişehir öyle değil. İzmir takımları da müthiştir bu konuda. Göztepe, Karşıyaka hala öyledir. 1980 miydi 81 miydi, bir Göztepe-Karşıyaka maçı seyrettim. 71bin kişi vardı tribünde. 80bin diyenler de vardı. Trabzon'da bunun çok güzel bir örneğidir. Ben Eskişehir'den çok umutluyum. Ersun Yanal hakikaten bu işleri iyi yapan bir adamdır. Biraz sürekliliği yoktur. Ama Ersun Yanal ve Eskişehir birlikteliği de Bursa'nın örneğini getirebilir.


Bursaspor'un örneğinin zıttına Bülent Uygun dönemindeki Sivasspor örneğini verebilir miyiz? Yani taraftarın çok desteğini hissedemediler sanki.

Katılmıyorum. Sivasspor da Atatürk Olimpiyat Stadı'nda 15-20bin kişiye oynadı, unutmayalım. Ama futbol multifaktöriyel bir şey. Diyorsunuz ki müthiş defans hattım var. Çok iyi de bir orta saham var. Forvetim de çok iyi. Eee takımım niye top oynamıyor? İsim olarak iyi ama bu adamlar bir arada oynayabilirler mi, bu bir. İkincisi teknik adam onları iyi yönetebilir mi? Aşçı bile çok önemli takımda. Dolayısıyla takım oyununda her bir öğenin önemi var. O yüzden de takımın içerisindeki öğeler işlerini iyi yapamazlarsa Bülent Uygun, Sivas vs. diye değerlendirmemiz mümkün değil.

Gençlerbirliği'nin o dönemdeki en iyi tarafı neydi? Diyetisyenimiz vardı, başkanımız futbolu en iyi bilen başkanlardan biriydi. Ersun Yanal vardı, çok iyi bir scout ekibi vardı. Oyuncu kadrosu mükemmeldi, kitap okuyan bir oyuncu kadrosu vardı mesela. Bunlar bir araya geldiği için başarılı oldular. Fatih Terim'in 2000'de şampiyon olan ekibi gibi. O takımın içerisinde bugün selamlaşmayan oyuncular bile var, ama teknik açıdan çok iyi bir birlikteliği olan bir takımdı. Dolayısıyla tek bir faktöre bakarak "niye bunlar bundan dolayı başarılı olamadı" deme şansımız yok. Futbol çok faktöriyel bir oyun ve her bir öğenin kendi görevini çok iyi yapması lazım.


"TEMEL DEĞERLERİMİZİ KAYBEDİYORUZ"

Ülkemizde fanatizm çok fazla. Her takımın taraftarı kendi takımına çok fazla bağlı bunu maçlarda da görüyoruz, ama Milli Takım'ın maçları olduğunda tribünlerde aynı hareketi göremiyoruz. Bunun nedeni ne sizce?

Ülkemizin temel değerlerini kaybediyoruz. Yani öyle geliyor bana. Bu da aslında rakibe tahammülle ilgili. Rakibe olan tahammülsüzlük insana olan tahammülsüzlüğe dönüyor. Dolayısıyla bir süre sonra, eskiden değer olarak kabul ettiğin şeyler ortadan kalkıyor. Bu konuda en büyük zararı da dünyanın her yerinde milli takımlar görür. Herif iyi para almaya başlar, biraz poposu kalkar futbolcunun der ki, ben gelmiyorum. 28-30 yaşında ben artık milli takımı bıraktım der. Çünkü kulüp takımı para kazandırır, milli takım para kazandırmaz. Böyledir bu işler, ya da daha az para kazandırır öyle diyeyim. Fifa böyle durumlardan kurtulmak için, milli takım düzeyindeki maçlara daha fazla para aktarmaya ve federasyonlardan oyunculara daha çok vermelerini istemeye başladı. Öbür türlü gelmiyor adam yani. Düşünsene Messi şimdi 10 milyon euro alırken Barcelona'da, deli mi herif gitsin Arjantin maçına? Orda sakatlansın sonra bilmem kaç hafta oynamasın. Böyle gördükleri için kaçıyorlar.

Türkiye'de milli takım başarısı işin içine giriyor. Başarı varsa herkes gelir. Ama başarı yoksa gelmiyor. Kulüp takımlarının daha sık oynası da önemli. Milli takımın bir sonraki maçı ne zaman haberiniz var mı, yok. Ama sor herhangi bir Galatasaraylıya, adam pazartesi kiminle oynayacak, öbür cumartesi kiminle oynayacak hepsini sayar. Yani sürekli devam eden şeylerin daha çok peşinde oluyoruz. Bir de bizim insana olan yatırımımız azaldı. Biz birbirimizi sevmiyoruz, eğer menfaatimiz varsa işimize geliyor. Böyle bir toplumumuz var, seninle iyi iş yapmayan, iyi ilişkileri olmayan, senin yolunda yürümeyen kişi mutlaka kötü adam oluyor. Bu biraz insan kalitemizin olaylara artık böyle bakmasından kaynaklanıyor.

Arda gol attığında Atletico Madrid'te olmasına rağmen onu hala Galatasaraylı kabul edip sevinmeyen Fenerliyi, ya da Hasan Ali orta yapıpta asist yaptığında "ne yaptı canım, onun ortası ne, bak Burak vurdu kafayı" diyen Galatasaraylıyı falan görüyoruz. Dolayısıyla bunların hepsi kısa vadeli sıklıkla gerçekleşen olayları seven toplumdan oluşuyor. Ve biz bir an önce sonuç almak isteyen bir toplumuz. Başarılı bir sonuç alamazsak, küsüyoruz, dönüyoruz. Oyuncağından çabuk vazgeçen çocuklar gibiyiz. Böyle bir yapımız var bizim, ama bunların hepsi yatırım işleri. Bugünden yarına olacak bir şey değil. Futbolcu annesi daha 15 yaşında oğlunun a takıma çıkmasını istiyor. Yok böyle bir şey. Bunlar yatırımla olacak şeyler. Biz sabırsız, bir an önce sonuca gitmeye çalışan, sonuca gitmeyince de vazgeçen bir toplumuz.

Alessandro Del Piero - Nam-ı Diğer il Pinturicchio

Bir kulübün, hatta bir ülkenin unutulmaz futbolcuları arasına nasıl girilir? Takımı adına en fazla gol ve asistler yaparak mı? Kulübünde onlarca kupa kaldırıp, Dünya Kupası'nı alınmasını sağlayan milli takımın kilit oyuncularından birisi olarak mı? Yoksa gol atması önemli değil; takımına bağlı olsun, yüreğiyle oynasın, sonuna kadar savaşsın diyenlerden misiniz? Neyse ki bunlardan birini seçmenize gerek yok. Çünkü bunların hepsini yapan birisi var. Alessandro Del Piero!



9 Kasım 1974'te İtalya'nın Veneto bölgesinde yaşayan dar geçimli bir ailenin 2 erkek çocuğundan küçük olanıydı Alex. Babası bir işe tutunamayıp, sürekli iş arıyordu ufakken. Annesi de hizmetçilik yapıp eve katkıda bulunuyordu. Babasının işleri yüzünden ordan oraya taşınıyorlardı sürekli. Bu taşınma olayı öyle canından bezdirmişti ki Del Piero'nun; abisiyle bahçede oynadığı futboldan ve futbolcu olma hayalinden uzaklaşıp, dünyayı gezen bir kamyoncu olmak istiyorum demişti arkadaşlarına..


Fakat Del Piero'nun kaderi böyle çizilmemişti.13 yaşında Padova alt yapısına girdi. 17 yaşında Padova ile ilk sözleşmesini imzaladı. Aslında futbola, biraz da annesinin zoruyla kaleci olarak başlamış, bir zamanlar Sampdoria forması giyen abisi Stefano'nun baskılarıyla orta sahaya geçmişti. 2 senelik Serie B macerasından sonra 19'luk toy bir genç olan Del Piero, ülkenin en büyük kulüplerinden olan Juventus'un scoutlarının kancasında olacak, imzayı atacak ve kendisinin tahmin bile edemediği o formayla nice başarılara imza atacaktı...


1993-1994 sezonu başladığında Juventus formasını giymeye başlayan Del Piero, ilk golünü de ilk maçında atanlardandı. Sonradan oyuna girip Reggina ağlarını havalandıran Del Piero'yu hem taraftar, hem de teknik ekip çok beğenmişti. Bir sonraki zorlu Parma maçında ise ilk 11 başlayıp hat-trick yapmıştı. Bu performansı Milli Takım hocalarının da gözüne giriyor, İtalya Ümit Milli Takımı'nın yolunu tutuyordu. Sonra ki sezon Juventus'un 8 senelik kısır dönemine son verip, şampiyonluğun en önemli isimlerinden oldu. Bu performansını bir sonraki sezona da taşımış; öyle ki dönemin en iyi futbolcularından olan Roberto Baggio'yu bile kesip ilk 11'de kendisine yer açmıştı. Lippi önderliğinde müthiş bir sezona daha girmiş; sezon sonunda Roberto Baggio ezeli rakip Milan yolununu tutarken, Del Piero'nun ellerinde Şampiyonlar Ligi Kupası kalkıyordu.


10 numaralı formasıyla Del Piero, Juventus'la bütünleşmişti adeta. Juventus denilince akla ilk gelen isim Del Piero'ydu. Bu da başarılarını getirdi ve getirecekti de. Frikikleri ve sağ ayak içi plase vuruşlarıyla rakiplerinin korkulu rüyalarından birisi oldu. Fakat işleri hep yolunda gitmedi Alex'in. Capello ve Lippi döneminde yedek bırakıldı, sakatlandı, iyileşti, gollerini attı ama yine yedek kaldı. Yedek beklemeyi bilmeyen futbolcu büyük futbolcu olamaz demişti  arkadaşı Zidane ama o sahaya çıkıp, en iyi yaptğı işi yapıp, Delle Alpi'yi ayağa kaldırmak istiyordu. 2005-2006 sezonu tekrar hayata dönen Del Piero, sezonu 20 golle tamamlayıp, İtalya Milli Takım forması altında 2000 Avrupa Şampiyonası'nda elendikleri Fransa'yı penaltılarda takım arkadaşı Trezeguet'nin kaçırmasıyla 1-1(5-3) yenerek Dünya Kupası'na ulaştılar.


Dünya Kupası'nı almasıyla beraber zafer şarkıları söyleyen İtalya ve Del Piero, ligin başlamasıyla tekrar kulübeye çekilmişti. Capello'nun iyi bir alternatif dediği, hatta aralarında sürtüşme yaşandığı İtalyan medyasınca günlerce dillendirilse de Del Piero bunların hiçbirisine kulak asmıyordu. Sezon sonu Capello için ayrılık vakti gelmişti. "O gitmeseydi takımdan ayrılabilirdim" açıklamasıyla bir nebze Juventusluları korkutan Del Piero'nun başından kötü işler hiç eksik olmayacaktı. 14 Temmuz 2006'da İtalyan futbolunu sarsan şike olaylarıyla Juventus küme düşürüldü. Hani derler ya "Batan Geminin Malları".. Aynen o şekilde Juventus'un yıldızları bir bir takımdan ayrılıyor, diğer kulüplerle; hatta ezeli rakiplere bile gidiyorlardı. Thuram ve Zambrotta Barcelona'nın yolunu tutarken, Fabio Cannavaro ve Emerson'da Real Madrid'e gidiyorlardı. Adrian Mutu'da aynı dönemde Fiorentina'ya giderken, Patrick Vieira ve Zlatan İbrahimoviç'te Juve'nin şampiyonluğunu alan İnter'e gidiyorlardı. Juventus'un iskelet kadrosunu oluşturan bu isimlere nazaran takımından ayrılmayan, deyim yerindeyse 'Gemisini Terketmeyen Kaptan' Del Piero ve onun tayfası Buffon, Birindelli, Tacchinardi, Igor Tudor, Trezeguet, Camoranesi ve Nedved, rakiplerinden tonlarca teklif yağdığı halde Juventus'u bırakmadılar. Hatta bu kadronun o dönem yaptığı açıklamalar da efsane niteliği taşımaktadır. O dönem Vieira ve İbrahimoviç takımdan ayrıldıklarında Pavel Nedved'in yaptığı açıklama: "Bir takım küme düşerse futbolcular gider, geriye sadece adamlar kalır." Milan'ın Trezeguet'e resmi teklif yapmasının ardından Trezeguet'in yaptığı açıklama ise şöyleydi: "Bu sürede beni ben yapan Juventus'a bağlılığımı farkettim. Eğer gidersem takımıma ve arkadaşlarıma sırt çevirmiş olurum."


Il Capitano Del Piero ve arkadaşları Serie B'den -17 puanla başladıkları sezonu şampiyon olarak tamamlamış, Serie A'ya çıkmışlardı. O sezonu Del Piero 21 golle gol kralı olarak bitiriyordu. Bir sonraki sezon Serie A'da da yine 21 golle gol krallığı yaşadı. Fakat Del Piero yine sakatlıklarla boğuşuyordu. Bu sefer ayak bileklerinden şikayetçi olan Alex, ayakta çok fazla kalamıyor, genelde ikinci yarının sonlarına doğru oyuna giriyordu. Bu performans düşüklüğü Juventus'u da etkilemiş, şampiyonluk yaşayamamıştır. 2011 yılına geldiğimizde Del Piero'nun sözleşmesininde sonuna gelinmişti. 37'lik Del Piero, herşeye rağmen sözleşmesini 1 sene daha uzatmış, Serie A'ya çıktıklarından itibaren ilk kez şampiyonluğa ulaşmıştır. Bu şampiyonluğa Juventus taraftarları ne kadar sevinse de bir o kadar üzülmesinin sebebi Del Piero'nun gitmesi olacaktı...


                    

"Kişiler gider, Juventus baki kalır..."

Juventus taraftarı Del Piero'nun takımda sürekli olması gerektiğini söylüyor, en azından 1 sene daha oynamasını istiyorlardı. Fakat yönetim buna yanaşmadı. Del Piero ile Juventus'un yolları ayrıldı. Ayrılıktan dolayı kalbi buruk kalsa da her sorulduğunda Juventus'a minnet duyduğunu, kendisinin Juventus'a ait olduğunu söyledi gazetecilere. Juventus'a öyle bağlıydı ki, kontratı bittiğinde Liverpool'dan transfer teklifi geldiğinde Heysel Faciası'nda hayatlarını kaybedenlere ithafen transfer teklifini reddetmişti. FC Sydney ile transfer aşamasında transferin gidişatını sorduklarında gazetecilere: "Bu transfer işlerinden pek fazla anlamıyorum galiba. İlk transferimin üzerinden epey zaman geçti, bu da ikincisi" demişti gülerek. Geride kalan 19 yılın anısına kulübe ve taraftarlara yazdığı mektupta: "Sizlerle güldüm, sizlerle ağladım. Ama en önemlisi benim için bir rüyayı gerçeğe dönüştürdünüz. Her zaman sizlerleyim. Kişiler gider, Juventus baki kalır. Kar altında; buz, yağmur ve güneş altında bizi destekleyen herkese teşekkür ediyorum. Benden sonra gelecekler, Juventus'u daha ileriye taşımaya devam edeceklerdir" Del Piero mektubunu "Arrividerci"(elveda) diyerek bitirdi.


Del Piero'nun bu mektubundan sonra Juventus yönetimi 10 numaralı formayı müzeye kaldırmak istediklerini söylediler. Fakat Del Piero bu hareketi doğru bulmayıp karşı çıktı. Hatta en yakın arkadaşlarından Pirlo'da bu karara destek verip: "Alex'e tamamen katılıyorum. 10 numaralı forma asla emekliye ayrılmamalı. Alt yapıdan yetişen gençler o forma hayaliyle büyümeli" demişti.


Dünden bugüne Del Piero...






Alessandro Del Piero, Juventus'a veda ettiğinde geriye bu başarılarla hatırlanacaktı:
  • 8 Serie A Şampiyonluğu (İkisi şike nedeniyle İnter'e verildi)
  • 4 İtalya Süper Kupası
  • 1 İtalya Kupası
  • 1 Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu
  • 1 Avrupa Süper Kupası
  • 1 Kıtalararası Kupası
  • 1 Dünya Kupası
Ayrıca kişisel olarak aldığı ödüller:
  • U-21 Avrupa'da Yılın Futbolcusu
  • 1996 Kıtalararası Kupa Finali En İyi MVP Ödülü
  • 1997 UEFA Şampiyonlar Ligi Gol Krallığı
  • 1998 UEFA Şampiyonlar Ligi Gol Krallığı
  • 1998 En başarılı oyuncusu
  • En Popüler İtalyan Futbolcu Ödülü
  • 2000 En İyi Saç, Sakal ve Favori Ödülü
  • 2002 Avrupa Yılın Futbolcusu
  • UEFA Şampiyonlar Ligi 10. Yıl Ödülleri En İyi Forvet Oyuncusu
  • 2006 Juventus ile tüm zamanların en golcü futbolcusu
  • 2007 Altın Ayak
  • 2007 Serie B Gol Krallığı
  • 2008 Serie A Gol Krallığı
  • 2008 Juventus tarihinin en sagıdeğer futbolcusu
  • Ayrıca Del Piero'ya Pinturicchio lakabının verilmesi: Bilindiği üzere 17. yy.'ın en önemli ressamlarından olan İtalyan Pinturicchio, sanatını tuvale çok iyi yansıtmasını; Del Piero'nun da futbol sanatını sahaya çok iyi yansıttığından dolayı o estetiği ressama benzetilmiş ve il Pinturicchio lakabını almıştır.






 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Hayatın Futbolu - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Inspired by Sportapolis Shape5.com
Proudly powered by Blogger